DUR DURAK BİLMEMEK

Hiçbir anını geri alamadığımız, ‘keşkeleri kabul etmeyen, keşke diyenleri kendi umutsuzluklarında hapseden hayat, aslında zamanın ta kendisi gibidir. Zamanın akışı o kadar kuvvetlidir ki, doğada bulunan hiçbir kuvvet zamanın akışının bileğini bükemez. Geriye dönüp bakmak, pişmanlıklarla yaşamak azgın bir derenin akıntısına ters yönde yüzmeye benzer; ya müthiş kuvveti karşısında boğuluruz ya da sağa sola savrulup keskin kayalıklara çarparız. Hayata iki ayağımız üzerinde, dipçik gibi sağlam devam edeceksek eğer, biz de evrende olan her şey gibi devam etmeliyiz. Devam etme olgusu, dengesiz bir cisim gibidir:

Eğer dengede tutmak istiyorsanız mutlaka bir desteğe ihtiyaç duyar. Bu desteği insanlar idealleri ile sağlar. Tek bir hedefe kilitli bireyler, başarıya giden yolda önlerine çıkabilecek her türlü engeli aşmaya yeminlidirler. Ben, kendimi bildim bileli koyduğu hedeflere ulaşmaya yemin eden ancak çocukluk yıllarının da verdiği tecrübesizlikle ara sıra tökezleyen, azimli bir bireyim. Sosyal yapıdan dolayı üstüme baskılanan başarılı olma fikri hayallerimi takıntılara dönüştürdü. Yıllar geçtikçe ‘Hayallerime nasıl ulaşacağım?’ konusu kafamı daha da çok kurcaladı. Beni yiyip bitiren bu sorudan kurtulma amacı ile yakın zamanda ‘Forrest Gump’ adlı filmi izledim. Fark ettim ki, benim tökezlememe neden olan engelleri her zaman zihnim yerleştirmiş idi. Tamamen ne istediğini kalpten bilenler başarıya ulaşıyormuş meğer.

‘Hayat bir kutu çikolata gibidir. İçinde ne olduğunu asla bilemezsin.’ (Forrest Gump, 1994, Paramount Pictures Corporation) sözü benim yıllardır hedeflerime tam ulaşacakken düşüp durduğum çukuru kapatmama olanak sağladı. Belirsizlikler sinsi bir şekilde bana hiçbir zaman yüzünü göstermemiş, kendini başarısızlık korkusu olarak tanıtmıştı. En sevdiği söz ‘Acaba’ idi. Tek görevi bana yapamazsın sözcüğünü hatırlatmaktı. Adı ‘Forrest Gump’ olan 144 dakikalık bu serüven, kaybolduğum mağaranın sonundaki ışık gibiydi. Belirsizliklerin karanlığına ışık tutmak için yapmam gereken artık apaçıktı. Hayatın limitli bir kaynak olan zaman ile oynanan bir kumar olduğunu kabul edecek, şartlar ne olursa olsun bir adım daha fazla atmaya çalışacaktım. Olayları dışarıdan seyretmeyecek, bizzat olayları yönetmeye çalışacak ve başarısız olsam bile başkalarının benim yerine karar verememesinin verdiği huzurla yeni maceralara atılacaktım. Artık başarısızlık benim için bir ‘çıkmaz sokak’ tabelası değil, başka yere gitmem gerektiğini söyleyen çok yönlü bir tabelaydı. Çıkmaz sokağa girip ‘keşke girmeseydim’ demek yerine artık bana yön veren hatalarımla hep gitmek istediğim o yeri arıyorum.

Evet… Yeni düşünce yapımla adımlarımı son derece emin ve kendime güvenerek atıyorum.

Belki bu ortama yabancıyım ama bir parçası olmak için sabırsızlanıyorum. Sabırsızlanıyorum

ama tecrübesizliğim süreci yavaşlatıyor. Kendi kararlarımı artık özgürce verebiliyorum ama basmakalıp düşüncelere itaat etme alışkanlığımdan kurtulmak zamanımı alıyor. Kendini yetişkin zannettiği için annesinin elini bırakan küçücük bir çocuğun, bir süre sonra kaybolunca yaşadığı tedirginlik beni sarıyor. Eskiye dönmenin korkusu ile yine tökezlemeye başlayacak iken yine Forrest yetişiyor imdadıma. Birleşik Devletler başkanı ile tokalaşırken

‘Çişim var.’ diyebilen, sadece canı istediği için yaklaşık üç yıl durmadan koşan Forrest’dan bahsediyorum. Tam işte o an fark ediyorum ki, doğru veya yanlış olarak betimlenen her olgu bize ait olmayan yargılardır. Önemli olanın kalbimin sesini dinlemek olduğunu kavrayınca artık başımda dolaşan kara bulutlar tamamen dağılıyor. Şu an başarıya giden yolu kendimce netleştirdiğimi hissediyorum. Azimli olmak, tereddüt etmeyip pişmanlık hissetmemek ve her zaman kalbinin sesini dinlemek.

 

Küçükken yaşam yönlendirici sözler ve öğütler hiç ilgimi çekmezdi. Önceden belirlenmiş bu ‘ideal insan’ özelliklerini bir türlü kavrayamazdım. Yaşım ilerledikçe bu ‘büyük adamların’ sözlerine kulak vermeye başladım ne yazık ki. Fark etmediysem de aslında olmaktan en mutlu olduğum Yavuz değil, insanların birlikte olmaktan hoşlandığını sandığım Yavuz olmaya çalışıyormuşum. Durup düşününce insan anlıyor, aslında en mutlu zamanlarının çocukluk zamanları olduğunu. Kimsenin sana ‘çocukluk etme’ demediği, büyük adamların programı olan haberleri izlemek yerine oyun oynamayı tercih ettiğimizde ‘Çocuk musun?’ denmediği yıllar onlar. Her şeyin gönlümüzce yapıldığı, başkalarının düşüncelerini zerre kadar umursamadığımız bu güzel zamanları belirttiğim gibi zaman tek yönlü işlediğinden tekrar yaşayamıyoruz. Ancak çocukluk felsefesini yetişkinken özümsersek işte o zaman ileri doğru büyük adımlar atabiliriz. Bütün bu gerçekleri sindirmekte olan ben, hayatımın kalan kısmı için heyecanlanıyorum. Bundan sonra dur durak bilmeden yürümeyi planlıyorum.

Beğendim! Patreonda Öğrenci Blogları desteklemek için bir saniyenizi ayırın!

yvzerl

Hadi Yoruma

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dönün
Tüm yazılar Öğrenci Bloglarına aittir. İzinsiz paylaşılamaz. 2019&Öğrenci Blogları
%d blogcu bunu beğendi: