içinde

Kötü İnsanların Türküleri

“Nerede bir türkü söyleyen görürsen, korkma! Yanına otur, çünkü kötü insanların türküleri yoktur.”

-Anonim

Son günlerde bu söz ile karşılaşmayana rastlamak zor fakat aslını araştıran pek olmadı. Böyle yayılan sözlerde ardında hiçbir zaman hoş bulgular çıkmadı. Bundan olacak bu yukarıdaki söz de sorgulanmaya başladı. Sorgulayanlar arasında bu yazı yayınlanana kadar da malumatfurus.org ve teyit.org gibi siteler el atmadı. Kendi araştırmama göre bu sözün Neşet Ertaş’a ait olmaması büyük ihtimal. İnternette bu söze ulaşabildiğiniz tarihlerin hepsi Neşet Ertaş’ın ölümünden sonra. Bu sözü söylediğine dair bir kaynak da asıl kimin söylediğine dair bir kaynak da maalesef yok. Bu durum Fuzuli’ye mal edilen “Mey biter saki kalır / Her renk solar haki kalır / diploma insanın cehlini alsa da / hamurunda varsa eşeklik, baki kalır” sözünden biraz farklı bir durum. Fuzuli şiiri olduğu atfedilen aruzu bile olmayan bu sözün aslı oldukça eski olan “Mektep cehaleti alır, merkeplik baki kalır” atasözü iken etrafımızı saran söz ilk defa Neşet Ertaş isminin üstünde çıktı ve bu sözü de hemen hemen her okuyan bağdaştırıp, benimsedi. Hatta, artık Neşet Ertaş denince ağızdan bu söz çıkar oldu. Bu yüzden yazının devamında insanların gözündeki Neşet Ertaş’a bu atfedilidğinden okunmasını da basitleştirmek için onun dediğini kabul edeceğiz.

“Nerede bir türkü söyleyen görürsen, korkma! Yanına otur, çünkü kötü insanların türküleri yoktur.” Eğer sözü incelerseniz aslında çok farklı yaklaşılması gerekilen bir söz olduğunun farkına varırsınız. Neşet Ertaş’ın demek istediği içinde kötülüğün mühür ettiği insanların şarkı yazıp söyleyemeyecekleri. Bu eskide kalan kültüre göre mantıklı bir hipotezdir. Eski zamanlarda bağlama öğrenip beste yapabilmek için en az 5 seneni ustanın yanında vermen gerek. (Neşet Ertaş’ın babasının da büyük usta Muharrem Ertaş olmasının bilinmesi unutulmamalı) Hadi diyelim usta seni yeterli gördü, türküyü yazdın; bunları topluluğa okuman için isminden önce bir yerlerde okuman için birlik olması lazım ki toplu alanda okuyabilesin. Bu birliğin içinde sanata yer de lazım ki türküyü anlayıp öğrenip çalabilsinler. Bundan sonra bu türkü onlara mâl olabilir. İşte o zaman o birliğe mal olmuş türküler olabilir yani bir başka deyişle “insanların türküleri” olur. Tarihte öğretilen bir şey ise her zaman birliğin ve ortak sanat beğenilerinin olduğu toplum dönemlerinde o zamana göre öbür toplumlara göre kötülük olarak  görebileceğiniz şeylerin olması azdır. Burada ülkecek bir eksiklik devreye giriyor: sosyal bilimler. Sosyal bilimlerde eğitimimiz eksik olduğundan dolayı tarihe yaklaşımımız git gide hatalarla dolarken, sırf güzelleme çabasına günümüz toplumunu yanlış inceliyor ve bu yanlış incelemenin yayılması sayesinde şuanda turkudostları.org’ta üstüne 289 eser kayıtlı bir efsanenin üstüne söyleyeni belli olmayan bir sözü yapıştırmaya çalışıyoruz.

Bu sözü günümüze göre doğru incelemek gerekirse Theodor Adorno’nun müzik hakkındaki teorilerini hatırlayıp yorumlamak lazım. Yukarıda bahsettiğim eski dönemde türkücülerin yetişmesi artık neredeyse zıddı bir durumu almıştır. Sosyal bilimlerdeki bilgisi ile bilinen Ahmet Hamdi Tanpınar, günümüzde oluşmaya başlayan müziği Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde baldızının müziğinden şikayetçi olan Hayri İrdal’a cevap veren Halit Ayarcı aracılığıyla gizliden gizliye çok güzel eleştirir: “(…)Çirkin, diyorsunuz, binaenaleyh bugünün telâkkilerine göre sempatik demektir. Sesi kötü, diyorsunuz, şu hâlde dokunaklı ve bazı havalara elverişli demektir. Kabiliyetsiz diyorsunuz, o hâlde muhakkak orijinaldir. Yarın baldızınızla meşgul olurum… Yarından itibaren baldızınız sahnededir, meşhurdur, gazetelerde ismi sık sık geçer” Ve romanın ilerisinde baldızı meşhur bir şarkıcı olur, “türküler” söyler. İşte, eskideki anlayış 20.yüzyıldaki gelişmeler postmodernizme geçiş ile itibar yarışları aracılığıyla neredeyse tam zıddına dönmeye başlamıştır. Şöyle düşünelim: Şuan elinde tuttuğu doğal bir bağlama sesi ile bir tanıdığının, toplanıp can kulağı ile dinleyen topluluğun içinde dinlemekten ziyade yalnız kaldığından dolayı evinin bir köşesinde bunalım içerisinde vasatın altındaki bir hoparlörle zaman geçsin diye şarkı dinleyen kişiler ve tüm gün müzik açılan mekanlar eski anlayışın ortalıktan git gide uzaklaşmasına sebep oluyor. Hatta müziğinden hiç vazgeçmemiş eski müzisyenler bile dışarıda müzik duyduklarında nefret duyduklarını söylerler(Not: The Trap Set podcast serisinde progressive rock müziğinin en bilinen davulcularından Bill Bruford dahi itiraf etti, bir köşeye çekildiğinden sevdiğini düşünmeyin çünkü şuanda da üniversitelerde bateri konusunda ders vermekte ve son yıllarda da bu konulardan çok da uzakta olmayan kitaplar yazıyor. Türkiye’deki eski müzisyenlere dönersek Türklerden olacak en güzel örneklerden biri Hasan Mutlucan’ın son röportajlarıdır. Medyanın üstüne koyduğu namdan sıkılır ve ne sesinden ne  eğitiminden şüphe etmeyeceğiniz icracı yıllarca dikkatten uzak yaşar.), çoğu da şehirde yaşamayı sevmez. Çünkü artık toplumsal görüş ve teknoloji hakkındaki görüşleri eğitimle öğrenememiş insanlar bunu fark etmeden kendinin ve toplumunun kötülüğüne kullanıyor. Artık postmodernizm dönemindeyken Neşet Ertaş’a atfedilen bu söz neredeyse tersine dönmüştür. Nerede bolca şarkı varsa orada oturmayın. Orada cebinizden  daha çok para isteniyordur. İrrasyonel karar  verilmesi için düzenlenilmiştir. Aynı şeyler aşinalık hissi sağlanmak için tekrar tekrar çalınıyordur. Tabii, bu sadece oturduğunuz yerlerde geçerli değildir. Seçim müziklerinin olduğu yerlere herkes gitmediğinden sokakları dolaştırırlar. Ya reklamlar!? Artık bu söz tersine dönmüştür. Nerede bolca şarkı varsa orada düşünün.

İlginizi Çekebilir : İş Analizi Nedir?

Bu yazı güzel ve kolay teslim formu ile oluşturulmuştur. Yazınızı oluşturun!

Rapor Et

Ne düşünüyorsun?

Yazan buserbu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Geleceğinde İK var

dokunma

İNSAN BEYNİ ve DİJİTAL DÖNÜŞÜM