SINIFLANDIR’MA!

Dünya üzerinde soluk alıp vermiş olan her canlı içgüdüleri doğrultusunda hayatta kalmak için büyük çaba sarf etmiştir. Kimi türler bu savaşta yenik düşüp tarihe karışmış, kimisi ise hayata tutunarak türünü devam ettirmiştir. Bu savaşı kazananların ortak yanı ise aidiyet duygularının çok güçlü olmasıdır. Kendilerini rahat ve yakın hissettikleri bir grup ile dayanışma içerisinde dış etkenlerle savaşanlar yeni kuşaklara hayat verebilmiştir. İnsanlarda ise bu duygu hat safhadadır. Hep bir gruplaşma isteği içinde olan insanoğlu, kendi fikirlerine ve fiziksel özelliklerine uymayanları dışlayarak onlara savaş açmıştır. Almanların yaptığı Yahudi Soykırımı, Kuzey-Güney Kore’nin bitmek bilmeyen savaşı ve Amerika kıtasında süregelen siyahi düşmanlığı kümeleşmelerin neden olduğu savaşlara örnek gösterilebilir. Savaşan iki tarafın da deri ve kemikten oluşmasına ve tek farklılığın doğum yerleri ve düşünce yapıları olmasına karşın, insanoğlu binlerce yıldır çeşitli nedenler uğruna savaşarak birbirini katletmiştir. Dünya tarihinin en kanlı savaşını konu alan, Władysław Szpilman tarafından 1946 yılında kaleme alınan ‘Piyanist’ in beyaz perde uyarlamasını izledikten sonra derin düşüncelere daldım. Romanlara, sayfalarca süren araştırmalara konu olan o devasa İkinci Dünya Savaşı, büyük yetkilere sahip çocuksu liderler yüzünden çıkmıştı. Konuşmasını iyi bilen, ‘sarı saçlı mavi gözlü’ takıntısı olan bir adam yüzünden çocuklar yetim, kadınlar dul kalmıştı. Sınıflandırma takıntısı, masum ruhları sorgulayamadıkları bir amaç doğrultusunda bedenlerinden koparmıştı.

‘İnsanların öldüğü hiçbir dava haklı değildir’ (Piyanist, 2002, Studio Canal) sözü çok doğru olmasına rağmen günümüz şartlarında politikacıların kaçtığı bir fikir sunar. Ülke ve bayrak uğruna ölmenin sosyal açıdan yüceltildiği günümüz toplumunda, insanlar kirli oyunların sergilendiği ucuz bir kukla şovunda baş rolü kapmak için birbirleri ile yarışırlar. Farkında olmadan karşısında dimdik durduklarını sandıkları sorunları elleriyle beslemektedirler. Kandan ve vahşetten beslenen güçler büyürken, aynı olup ayrı düşenler yaşamlarını yitirmektedirler. Filmi izlerken düşünmeden edemedim, acaba Alman askerleri Yahudileri katlederken neden yaptıklarını hiç kendilerine sormuşlar mıydı? Beş parasız bir şekilde hayatlarını sürdürmeye çalışan bu insanlar, acaba çıkmaz sokaklarda mermiye dizilmeyi hak edecek kadar ne yapmışlardı? Emir komuta zinciri düşünce katiliydi, erleri köleleştiriyordu. Çoğu aynı etnik kökene sahip iki taraf, ‘birileri’ tarafından etiketlenip meydana atılıyordu. Davaları için insan katletmekten gurur duyan emir kulları ise farkına varmadan sisteme hizmet ediyorlardı.
thepianist
Filmin beni çok etkilediğini belirtmek istiyorum. İki saat otuz dakika süren bu şaheser içimdeki aktivist ruhu serbest bırakmıştı. Tam içimden dünyayı kurtaracak fikirler üretmeye başlamışken, filmin sonuna doğru bütün duygularımı temsil eden, beni hazırlıksız yakalayan bir sahneye şahit oldum. Bu sahne çok basit bir diyalogdan oluşuyordu; konuşulanlar ünlü film repliklerinin aksine edebi ve etkileyici sözlerden oluşmuyordu. Tam aksine insan doğasını bir ayna gibi yansıtan, doğal ve ilham verici bir konuşmaydı. Polonyalı piyanist, üşümemek için giydiği Alman paltosu ile Polonyalı askerlere yakalanıyor ve uzun namlulu silahlarla mermi yağmuruna tutuluyor. Piyanist, Polonyalı askerle onun da Polonyalı olduğunu belirtiyor. Polonyalı olduğu fark edilince ‘Peki neden Alman paltosu giyiyorsun?’ sorusuna ‘Çünkü üşüyorum’ diye cevap veriyor. Bu sahnenin beni çok etkilemesinin aslında temel bir sebebi var: Nedenini bilmediği bir kaostan kaçan usta bir sanatçının, ölmemek için giydiği bir bez parçası yüzünden az daha öldürülmesi. İnsanların ölümüne yol açan olayların birçoğunun gereksiz sebeplere dayanması beni hep şaşırtmıştır. Bir bez parçası üzerine çizilen toprak kütleleri, düzensiz çizgilerle ikiye ayrıldığında sınırların farklı taraflarında duran insanların aniden yabancılaşması şaşırtıcı bir unsurdur. Sınıflandırma kavramı, izlediğim bu inanılmaz film sonrasında artık komik ve anlamsız geliyor bana. İnsanların kendi fikirlerini üretme eksikliği dolayısıyla ortaya çıkan emir bağımlılığı sorgulama yetisini törpülemiş, bizi anlamsız gruplamalar yapmaya itmiştir.

Çocukluğumu düşünüyorum da, kimseye nereli olduğunu ya da annesinin babasının ne yaptığını hiç sormadım. Tek odağım karşımdaki insanın bana kattığı ve hissettirdikleriydi; tereddüt etmeden sadece kişinin içine, ruhuna bakıyordum. Sonradan bana öğretilenler yüzünden opaklaşan insanların artık içini göremiyordum. Yargılama arzusu bilinçaltımı ele geçirmiş, karşı konulamaz bir teşvikle beni karşımdakine karşı önyargılı olmaya itiyordu. Şimdi anlıyorum ki, insanları sınıflandırmak demek insanlığa ihanet etmek demekmiş. Hep üstün olmayı isteyen yapımıza inat, insanların eşitliği için çabalayacağım artık. İnsan hayatının bu kadar ucuz olması gerçekten sinir bozucu. Silah seslerinin çıkardığı kulak tırmalayıcı sesler yerine, piyanonun önerdiği ziyafeti tercih etmek eminim ki doğru karar olacaktır. Eminim ki birbirimizi olduğumuz gibi kabul ettiğimizde, mutlu hayatlar süreceğiz…

KAYNAKÇA

Roman Polanski, Piyanist, 2002, Studio Canal

Beğendim! Patreonda Öğrenci Blogları desteklemek için bir saniyenizi ayırın!

yvzerl

Bir düşünce, & ldquo;$ s & rdquo;

Hadi Yoruma

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dönün
Tüm yazılar Öğrenci Bloglarına aittir. İzinsiz paylaşılamaz. 2019&Öğrenci Blogları
%d blogcu bunu beğendi: