içinde

Uzaydaki Evimiz ve Kaçış Planımız

journey-to-mars

Bu yazımda sizlere kaynaklarını kullanırken ileri gitmekten kaçınmadığımız ama iş onu korumaya gelince fazlasıyla cimri davrandığımız, uzaydaki evimizi yani dünyayı ve olurda hızımızı alamayıp, evimizi yok edersek de hayal edilen kaçış planımızı anlatacağım.

1990 yılında Voyager 1 aracı, bütün güneş sisteminin fotoğrafını çekmiştir. Bu resmi kullanan Astronom Carl Sagan “Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor,” diye yazmış ve evrende ne kadar da küçük bir yer kapladığımızı bize göstererek, düşündüğümüz kadar değerli miyiz? Sorusunu sordurtmuştu.

Dünyanın Tarihi

İçinde yaşadığımız beşeri evlerimize göre baya yaşlı olan, 4,5 milyar yaşındaki gezegenimiz, yaşamına protosolar nebulanın(güneş sisteminin doğuşuna sebep olan bulut, bulutsu yapı) merkezin de küçük, katı bir cisim olarak başladı. Diğer iç güneş sistemi gezegenleriyle beraber küçük katı cisimlerle kaynaşarak (toplanma denen bir süreç) yaklaşık olarak bugünkü büyüklüğüne ulaştı. Yavru dünya, yeni oluşmuş Güneş’i çevreleyen gaz ve toz bulutundaki maddelerden oluşan bir yağmura maruz kalan eriyik halde bir gezegendi. Soğudukça, devamlı olarak patlamalar yaşadı ve volkanlardan boşalan tehlikeli gazlardan oluşan bir atmosferi vardı. Doğal bir uydusu yoktu ancak güneş sistemi oluşmaya başladıktan sonra 30-50 milyon yıllık bir dönemde Dünya, yaklaşık Mars büyüklüğünde bir cisimle çarpıştı ve bütün bu olayın enkazı kaynaşarak bugün tanıdığımız kimimizin de dedesi olan Ay’ı meydana getirdi. Genç dünya soğuyunca, kıtasal levhalar halini alan katı bir yer kabuğu oluştu. Bu levhalar, manto katmanının tam üstünde gezinir. Mantonun altında iki kısma ayrılan iki çekirdek vardır: iç ve dış çekirdek. Katmanların bu oluşumuna ayrımlaşma denir ve bu sadece Dünya’da meydana gelmemiştir. Diğer gezegenlerin yanı sıra cüce gezegenlerin, Ay’ın ve bazı asteroitlerin de ayrımlaşmış katmanları da vardır. 3,8 milyar yıl önce bombardıman periyodu ve sık sık gerçekleşen çarpışmalar son bulduktan ve Dünya’nın yer kabuğu soğumaya başladıktan sonra okyanuslar oluşmaya başladı, oldukça kısa bir süre içinde de ilk yaşam formları belirdi. Bunlar atmosferi oksijenle (02) doldurdu ve zaman içinde gaz örtümüz, biz de dahil olmak üzere daha çeşitli yaşam formlarını desteklemeye elverişli hale geldi.

Dünya’nın Atmosferi ve Okyanusları

Atmosferi olan diğer gezegenler gibi Dünya’nınki de değişik gazlardan oluşmaktadır. Atmosferin yüzde 78’i azot; yüzde 21’i oksijenden oluşuyor. Geriye kalan kısmıysa su buharı, argon, karbondioksit, neon, helyum, metan, kripton, hidrojen, ozon ve ksenonundur. Atmosfer, Güneş’in yoğun morötesi ışınlarını emen koruyucu bir örtüdür. Güneş’ten gelen ısı, karbondioksit (CO2) gibi gazlar daha sonra bu ısıyı Dünya yüzeyine yayar. Sera gazları, gezegenimizi yaşanır kılan şeydir. Fakat artık büyük miktarda sera gazları salarak atmosferimizi etkilemekteyiz. Bu da küresel sıcaklıkları etkileyerek, Kuzey Kutbundaki buz dağlarının erimesini ve okyanusların ısınmasını hızlandırmaktadır. Gezegenimiz neredeyse dörtte üçü okyanuslar, denizler, göller ve nehirler ile kaplıdır. Buna hidrosfer denir. Okyanuslar uzun dönmeli iklim düzenlerini ve kısa dönmeli hava değişimlerini etkiler; bunlar karbon döngüsünün-gezegenimizin, karbonu, atmosfer, okyanuslar ve kara arasında dolaştırmak için kullandığı yöntemdir. Okyanuslar keşfedilmeyi beklemektedir ve deniz bilimciler okyanusların sadece %5’inin keşfedildiğini söylemektedir. Denizaltındaki volkanlar, sıradağlar ve havzalar gözümüzün önünde olmasalar da Dünya jeolojisinin önemli bir kısmını oluşturur.

dalgalar

Okyanuslar Nereden Geldi?

Dünya oluştuğunda denizler yoktu. Peki o zaman bunlar nereden geldiler? Bir teoriye göre kuyruklu yıldız çekirdeği denen sayısız buzdan cismin dünyaya çarpması sonucu ortaya çıktılar. Bunlar, iç güneş sisteminin oluşumu sırasında çokça mevcut olduklarından rahatlıkla yeni doğmuş Dünya’yla çarpışmış olabilirler. Yine de bazı bilim insanları burada kendiliğinden bir su kaynağının var olması gerektiğini öne sürmektedir. Birbirlerine kaynayıp Dünyayı oluşturan aynı gezegen öncesi enkazda su ve buz da mevcuttu. Yani okyanusların, Dünyayı oluşturan katı bileşenlerin içinde bulunan sulardan gelmiş olması da mümkündür.

Dünya’daki Yaşam Kaynağı

Peki, burada yaşam nasıl başladı? Nerede başladı? Bu sorulara kesin yanıt vermek zor olsa da ilk canlı varlıkların kimyasal kaynaklardan doğduğu açıktır. Bazıları, bunun sığ gölcüklerdeki organik molekül öbekleri olarak başladığını söyler… Bazıları da hayatta kalabilmek için su, sıcaklık ve organik maddelere ihtiyaç duyan yaşamın, okyanus tabanlarında başladığını ileri sürer. Yine başka bir kısımda atmosferimizdeki karmaşık organik moleküllerin yıldırımlarla harekete geçtiğini ve bunun da yaşamın oluşmasına yol açtığını düşünmektedir. Bilim insanları burada yaşamın nasıl oluştuğuna dair soruya yanıt bulmaya çalışırken şimdilik kesin bir ifade kullanamıyorlar.

the end

Dünyanın Ölümü

Dünya, diğer iç güneş sistemi gezegenleriyle birlikte 5 milyar yıl daha var olacak. Vakti geldiğinde ise Güneş, şişerek kırmızı bir deve dönüşecek bütün güneş sistemini daha da ısıtacak. O noktada Dünya’daki okyanuslar kaynayarak buharlaşacak ve gezegen, içinde yaşam bulunmayan bir kora dönüşecek.

Ömrümüz yeter de dünyanın sonunu görecek olursak, bunu başka bir gezegenden izlemeyi tercih ederim böylesi daha zevkli olur herhalde😊

Aynı düşünceye sahip olduğum Elan Musk’ da bu konuya kafayı takmış durumda biraz da onun hikayesinden bahsedelim…

Kaçış Planı

Tarihler 2002 yılını gösteriyordu. Elon Musk imkansızı başarmak adına SpaceX’i kurdu. SpaceX’i kurmasının arkasında yatan en büyük neden, olur da Dünya yaşanamayacak bir yer halini alırsa (kaçınılmaz son gibi gözüküyor) Mars’ın kolonileştirilmesi için NASA’nın yeterince çalışmadığına inanması ve insanlığın bir yedek planının olmadığını düşünmesiydi. Birçok başarısız uçuşa rağmen pes etmedi ve şu an uzay-havacılık piyasasını yönlendiren birkaç firmadan biri. Yolculuğu, Falcon 1 ile başlayıp, kendi inebilen küçük bir roket olan Grasshopper, son günlerde sıkça haberlere konu olan Falcon 9, kargo amaçlı uzay mekiği Dragon ve süper ağır yük taşıyabilen Falcon-Heavy ve kaçış planımız olan yıldız gemisiyle de devam etti.

Bunlar iyi güzel de birkaç küçük sorunumuz var gibi…

Mars; soğuk ve acımasız bir gezegen, Neredeyse hiç atmosferi yok ve 225 milyon kilometre kadar uzağımızda. Marsa insan göndermek bir yana, küçük çaplı bir roket bile göndermek, fazlasıyla masraflı ve zor bir iş. İnsanlar ve ekipmanlarla yüklü bir mekiğin gidebileceğine olanak bile veremiyorum. Beni bu düşünceye iten tabi ki günümüz teknolojisi. Kim bilir, şimdi imkânsız diye baktığımız şeyler ileriki zamanlarda gayet sıradan bir olay halini alabilir. Tarihte de hep böyle olmamış mıdır?

elon musk

Alüminyum Yerine Çelik

Bence Elon Musk’ı Elon musk yapan ilginç ve riskli kararlarıdır. Bu huyunu yıldız gemisinde de sürdürmeye devam edecek gibi görünüyor. Hedefi, Marsa insan göndermek olan yıldız gemisinde, hafiflik açısından fayda sağlayan alüminyumu oyundan alarak, çeliği oyuna sürdü. Eski uzay mekikleri gibi seramik karolardan üretilen çok ağır ve pahalı Kalebodur benzeri ısı kalkanları kullanmayacak. Ne yazık ki ilerleyen teknolojimize rağmen, uzay mekikleri halen 80’ler ve 90’larda ki halleriyle kullanılıyor. Bu ihtişamlı uzay mekiklerinin bu kadar yavaş ilerlemesindeki temel neden, Elon Musk’ın da dediği gibi, NASA’dır. İçimi döküp rahatladığıma göre devam edebiliriz😊. Çelik gövde, alüminyum gövdeden daha ağır olacak; ama daha sağlam olduğu için Mars’a direkt kendisi inebilecek. SpaceX’in Uluslararası Uzay İstasyonu’na insan taşıması planlanan Dragon 2 kapsülü gibi bir iniş filikası kullanmayacak. Bu da maliyeti bir hayli düşürecek.

Öte yandan, çelik yapı atmosfere girişte sürtünme nedeniyle ve özellikle de yüksek basınç yüzünden oluşan yüksek ısıya maruz kalacak (+1600 derece). Çeliğin sıcaktan erimemesi için Yıldız Gemisi su soğutmalı bir sistem kullanacak. Bu yöntem de gemiye, terleyen yıldız gemisi denilmesine neden oldu.

Yarını düşünmeksizin yaşadığımız bu günlerin, elbet bir gün intikamı olacaktır. Dünya, ömrünün ortasında olan bir gezegendir, daha çok vakti var gibi gözükse de bizler gibi dünya da çok çabuk yaşlanacak ve ömrünün sonuna gelecek. Dünya ömrünün sonuna geldiğinde şöyle bir arkasına bakarsa: bolca su, bolca toprak, bolca hava ve fazlasıyla güzellik verdiğini görecektir. Dünya ben görevimi tamamladım demeyi fazlasıyla hak edecek. Peki ya bizler arkamıza baktığımızda neler göreceğiz: bolca nefret, bolca kin, bolca bencillik ve fazlasıyla kötülük. Dünya gibi bizlerde, ben görevimi tamamladım demeyi hak edecek miyiz? Sizce. Olurda Dünyanın sonunu görecek olursak kaçış planımız dahi hazır başka gezegenlere gideceğiz ve oralarda hayatlarımıza devam edeceğiz. Ne malum orayı da yıkıp döküp başka bir yere kaçmayacağımız.

Okuduklarımızı söyle bir özetleyelim.

Sonsuz uzayda bizlere ev sahipliği yapan, henüz yaşamının ortalarında bulunan Dünya, hayatına küçük bir katı cisim olarak başladı. Uzaydaki diğer cisimlerle çarpışması, kaynaşması, kendi içinde yaşadığı büyük patlamalarla ve en önemlisi de zamanla soğuyarak bugün ki halini aldı. Uydumuz olan Ay, Mars büyüklüğündeki bir cismin Dünyaya çarpması sonucu Dünyadan kopan parçalar ile oluşmuştur. Ay’ın bu kadar sevilmesinin nedeni de bizlerden bir parça taşıdığı içindir herhalde. Hayalperestlerin diyarı olan gökyüzü, yüzde 78’i azot; yüzde 21’i oksijenden oluşuyor. Uçsuz bucaksız ve hareketli bir çöl olan okyanuslar nasıl oluştu? Sorusuna tam olarak cevap veremezsekte, bazıları yıldızlardan geldiğini bazıları ise hep var olduğunu savunur. Her şey normal seyrinde devam ederse 4,5-5 milyar yıl sonra, Güneşin ölümüyle beraber dünyanın da sonu gelecek. Bu kaçınılmaz son için ise bir kaçış planı hazırlanmakta. Daha çok yüzeysel bir plan olan terleyen yıldız gemisiyle marsa kaçış hikayesi, bilim kurgu filmlerine konu olacak cinsten. Böyle söylememin temel nedeni, bu kaçış için gerekliliklerin şu an için imkansıza yakın olması. Şimdilik hayallerimizi süsleyen bu kaçış planının senaristi Elon Musk ve şirketi SpaceX olacak gibi duruyor. Marsın şu an için yaşamaya elverişli olmayışı, uzay mekiklerinin teknik yetersizliği ve çok yüksek maliyetlerle beraber kaçış hikayesinin imkansıza yakın olduğunu düşünebiliriz ama unutulmaması gereken bir şey var, bizlerin şu an imkânsız diye baktığı her şeyi belki de torunlarımız gayet sıradan bir şekilde yaşıyor olacak. Önceden de dediğim gibi, tarihte de hep böyle olmamış mıdır?

İlginizi Çekebilir : Yapay zeka ile tasarım mümkün mü ?

Bu yazıyı beğendin mi? Desteğinle daha fazlasını yapabiliriz...

Rapor Et

Ne düşünüyorsunuz?

fatih tür tarafından yazıldı

Merhaba ben Fatih, Sakarya Üniversitesi metalurji ve malzeme mühendisliği öğrencisiyim. Malzeme bilimine, teknolojiye ve bilim dünyasına merakımı ve öğrenme açlığımı giderdiğim yazılarımda sizlerle buluşmak istedim. Umarım yazılarımı zevk ve merak eşliğinde okursunuz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

design thinking

Design Thinking Nedir?

sociology

Sosyoloji nedir? Ne değildir?